‘Sinema, dinî kaynaklardan ilham alabilir mi?’ diye bir soru yöneltilse, sanırım, birbirine zıt iki tepki ile karşılaşılır.
Birincisi, bizdeki ‘Bu ne demek!’ diye başlayan ‘laiklik tehlikeye girer’ noktasına kadar taşınan reaksiyonlardır. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile sinemanın (tabii ki tiyatronun, hikâyenin, romanın vs.) dinden ayrılması arasında nasıl bir bağlantı kurulduğu ise hep kocaman bir soru işareti olarak kalmıştır. Bize özgü bir komplekstir bu ve doğru bir mantıktan ziyade anlamsız bir korkuya dayanmaktadır.
Aynı suali bir Batılıya sorsanız, sorunuz abesle iştigal şeklinde algılanır. Çünkü Batı sinemasından (ve tabii ki sanatından) İncil’i çekip alsanız taş üstünde taşın kalmadığını görürsünüz. Kutsadığı da olur; sorguladığı da; ancak dini hayatın içinden söküp atma gibi manasız bir komplekse girmez. Bu nedenle de sayısız eserde dinî referanslara, atıflara, çağrışımlara, anekdotlara vs. rastlarsınız.
Türk sineması, Türk aydınının yaşadığı kültürel talihsizliği bizzat tecrübe ettiği için dinî kaynaklardan değil beslenme, o kaynakların varlığından bile haberdar olamamıştır. Din, hayatın bir gerçeği. Bütün toplumlarda en güçlü duygunun ana kaynağı hâlâ dinî inançlardan oluşuyor. O menbaya küstüğünüz zaman ya da o mecraya yok muamelesi yaptığınız zaman, insandan uzaklaşmış, toplumdan kopmuş oluyorsunuz…
Dinî metinlerde zikredilen bazı hadiseler ise aynen aktarmaya gerek duyulmadan bazı ilhamlara yol açabiliyor ki, bu yazıda esas üzerinde durmak istediğim de budur. Çünkü Kur’an’da zikredilen pek çok hadise, bir bakıma gerçeğin mücmel naklidir; bir bakıma da ibret olsun diye her çağa ve her çağın idrakine hitap eden bazı olayların ipuçlarıdır. Konu sinema gibi ilhama açık bir sanat üzerinden tartışılıyorsa o zaman mesele biraz daha geniş bir çerçeveye taşınarak çağrışımlar kuşağı oluşturulabilir.
Gökkuşağını kıskandıracak bu rengarenk atmosfer içinde sadece didaktik unsurlar bulunmuyor; aynı zamanda dram diyebileceğimiz, epik kategoride değerlendirebileceğimiz hususlar vardır. Bilim-kurgudan fantastik animasyonlara kadar geniş bir çerçevede değerlendirilebilecek işaretlerin izini sürebilmek için en önce sinemacının Kur’an’a karşı küslüğünün ortadan kaldırılması gerekiyor. Yeryüzünde kendi kutsal kitabına bu kadar dargın sanat adamının bir araya gelip sanatın vıdı vıdısını yaptığı bir başka ülke yok. Türk sineması bu manasız kompleksten yakasını kurtarmalı ki özgün bir ilham kaynağına daha ulaşabilmiş olsun.
Mesela Kur’an-ı Kerim, Hazreti Süleyman’ı anlatıyor. “Süleyman, Davut’a vâris oldu ve ‘Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi ve daha her şeyden bolca nasip verildi. Gerçekten bunlar aşikar lütuflardır’ dedi.” Günün birinde Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplanmış, hepsi birlikte düzenli olarak kendisi tarafından sevk ediliyordu. Vakta ki karınca vadisi üzerine geldiler, bir karınca dedi ki: ‘Ey karıncalar yuvanıza giriniz, Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi kırmasınlar.’ (Neml Sûresi 16, 17, 18) Aynı sûrede Süleyman Peygamber’in teftiş sırasında Hüdhüd isimli kuşu göremediği, ardından Hüdhüd’ün gelip çok önemli bir bilgiyi Süleyman Peygamber’le paylaştığı, Süleyman Aleyhisselam’ın bir mektup yazarak Hüdhüd’e verdiği gibi bilgiler naklediliyor. İşte tam bu noktada düşünmek gerekiyor: ‘Kuş dilinin öğretilmesi’ ne anlama geliyor? Süleyman Aleyhisselam’ın ordusunun ‘cinler, insanlar ve kuşlardan oluşması’ ne demek? Karınca Vadisi’nde karıncanın nida edip hemcinsini uyarması hangi ilham kapılarını zorlamaktadır? Hüdhüd-i Süleymanî, istihbarî bilgileri nasıl toplamakta ve peygambere onu hangi lisanla nakletmektedir?.. Vak’anın kendisi de çok manidar, ilham verdiği çağrışımlar da…
Mesela Belkıs’ın tahtı ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de anlatılanlar üzerinde ayrıca düşünmek, nakledilenlere sinemacı gözüyle bir daha bakmak gerekmiyor mu? Bir tahtın bir anda başka bir mekânda var olması, eşyanın (sureten ya da aynen) göz açıp kapayıncaya kadar başka bir yere nakledilmesini gözler önüne seriyor ki, binlerce sene önce yaşanan bu hadise, hayal gücünün çok ötesinde bir çağrışımla sinema sanatına da çeşitli ilhamlar sunabiliyor. Bilim kurgunun, hatta zaman ve mekânı olabildiğince geniş ve derin manada kullanabilecek fantastik sinemanın bu anlatımlardan esinlenerek bazı senaryolara imza atması, orijinal pek çok hikâyenin beyazperdeye yansıması anlamına gelebilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için zihnen ve ruhen Kur’an’a açılmak lazım ki o da sırrını sana açsın…
Mesela Kur’an’ın anlattığı Musa Peygamber ile Hızır’ın yolculuğu üzerine de derinden derine düşünmek gerekiyor. Hatırlanacağı üzere hikmet ve ibret dolu seyahate çıkılırken Musa Aleyhisselam’dan, gördükleri hakkında soru sormaması istenir. Ancak Musa, öyle hadiselere şahit olur ki! Mesela bindikleri geminin altının Hızır tarafından delinmesi üzerine Musa Peygamber, “Gemiyi, yolcularını boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.” (Kehf Sûresi, 71) der. Yolculuk devam eder ve Hızır bu sefer de diğer çocuklar arasında oyun oynayan bir çocuğu öldürür. Musa bunun üzerine sabredemeyip bu hadiseyi de sorgular. Bu, soru sormaması üzerine yapılan anlaşmanın ikinci kez ihlalidir. Yolculuk sürer ve bu kez de Hızır yıkılmak üzere olan bir duvarı tamir eder. Uzaktan bakıldığında bu da anlaşılması zor bir vakadır ve Hazreti Musa bunu da sorgular. İşte o zaman Hızır Aleyhisselam bu üç olayın sırrını Musa’ya anlatır. Gemiyi delmiştir, çünkü geminin o sağlam haliyle yoluna devam etmesi halinde Kral tarafından yolu çevrilecek ve zaten fakir olan kaptanın bütün sermayesine el konulacaktır. Çocuğun öldürülmesi, o çocuğun gelecekte ailesine ve topluma vereceği korkunç bir zararla ilgilidir; Allah o aileye başka ve hayırlı bir evlat verecektir. Yıkılan duvarın tamiri ise yetim çocuklarla ilgilidir. Daha çok küçük olan çocuklar yetişkin hale geldiğinde o duvarın yıkılması gerekmektedir ki, duvarın altındaki hazine doğru zamanda ortaya çıkmış olsun. Tamir edilmemesi durumunda ise o çocukların hakları gasp edilecektir.
Bu vak’a tefsirciler için başka bir zengin hazinedir; sanatçılar için başka bir hazine. Olayların bazen hiç de göründüğü gibi olmadığını anlatan İlahi Kitap, ne kadar muazzam bir pencere açıyor sanatçının karşısına. Bir senaristin bu vak’ayı aynen beyazperdeye taşıması gerekmiyor. Şu olaydan mülhem hayata dair o kadar çok hikâye derlenebilir ki!..
Görüldüğü üzere mevzu derin, örnek çok ve bunları enine boyuna burada anlatmak mümkün değil. Nasıl ayrıntıya gireceksiniz ki Kur’an’ın naklettiği Ashab-ı Kehf’in sırları üzerine derin düşüncelere dalabilelim? Tevhit uğruna yola çıkan bir grup gençten bahsediyor Kur’an. ‘Onların mağaraya saklanması bir anlam ifade ediyor kuşkusuz. O mağarada ‘Bize tarafından rahmet ver ve bize (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla’ demelerinin (Kehf Sûresi, 10) derin mana ve hikmetleri var şüphesiz. Ya bu olaydaki zaman kavramı? Mağarada uyandıkları zaman içlerinden biri ‘ne kadar kaldınız?’ dedi (Kimi) ‘Bir gün ya da bir günün parçası olarak kaldık’ dediler’. (Kehf Sûresi, 19) Bu soruya cevap verebilmek için gümüş parayla şehre gitmeleri, o parayla alışveriş yapmaları, bunu yaparken de gizli ve nazikçe davranmaları (talattuf etmeleri) yine aynı sûrede anlatılmaktadır. Gençlik, mağara, üç yüz küsur yıl orada uykuya dalma, o süreyi bir gün ya da daha az bir zaman dilimi gibi hissetme, o yolculuğa Kıtmir’in (köpeğin) ortak edilmesi… Ne güzel bir tevafuktur ki Kehf Sûresi, Musa Peygamber’in hikmet yolculuğunu da naklediyor; oradan Zülkarneyn’e, Yecüc ve Mecüc’e geçiyor. Bu muazzam olaylar zincirinden herkesin çıkaracağı ders farklı olabilir; olmalıdır da! Sinema için de ilhamlar ve çağrışımlar taşıdığını düşünmemek imkânsız. Komplekssiz bir yaklaşım gösterilse bir sinemacı için Kehf Sûresi bile tek başına bir ilham hazinesidir. Heyhat!
Ciddi bir araştırma konusunun etrafında dolaştığımın farkındayım. Umarım bu konuyu uzmanları daha detaylı ele alır ve bizim sinemamız da dine karşı beslediği gereksiz komplekslerin altında ezilmekten bir an önce kurtulur. Zira o kurtuluş bizi sadece Kur’an ile karşı karşıya getirmeyecek; başka dinî kaynakların keşfine de zemin hazırlayacak. Mesela hadislerde nakledilen bazı olayların sinematografik açıdan da incelenmesi gerektiğini söylemek ve burada yatan mukaddes bir hazineden bahsetmek, sanırım, kendi kültür atlasımızı anlama adına hiç de abartılı bir yaklaşım olmaz. Müsaadenizle o konuya da bir sonraki yazıda (olabildiğince) temas edelim…