Korkuyorum anne!

Korkuyorum anne!

Dört bir tarafı düşmanlarla çevrili bir ülkenin vatandaşı olarak, bir zamanlar Avrupalıların çocuklarına yaptıkları gibi okullarda ‘bak Ruslar gelir, bak Bulgarlar gelir, bak Yunanlılar seni yer, o Araplar var ya, arkadan vuran pis hain Araplar, pisliğin ta tekidir onlar’ hipnozuyla beynimiz yıkandığı için korkuyorduk.

Okuldan önce ise her ebeveynin ve bugün bizim de kendi çocuklarımıza yaptığımız gibi tehlikelerden korumak adına nelere dikkat etmemiz konusunda korkutuluyorduk. Haminneler de gulyabaniler, cinler ve perilerle aklımızı başımızdan alıyorlardı. Gece tuvalete gitmeye korkuyor, altımıza kaçırmayı göze alıyorduk.

Okulda Ahmet Kaya şarkıları söylerken ya da kasetlerini elden ele dolaştırırken yakalanmaktan korkuyorduk. Tüm kasetler bana ait olmasına rağmen, salak kız kardeşimin üzerinde yakalanınca ben çalışkan, onur kurulu öğrencisi olduğum için kimse benden şüphelenmiyor, biraz tembel ve haylaz olan kardeşim tüm şimşekleri üzerine çekiyor, baskılar sonucu okuldan nefret ediyor ve eğitim hayatına son veriyordu. (Dışarıdan açıköğretimle liseyi bitirdi ama.)

Sonra bürokrasi cenneti olan ülkemizde devletin memurlarından korkar olduk. Ya bir evrakımız eksik olur da memur ya da memure bizi paylayıverirse rezil olurduk. Bugün git yarın gel türküsüyle işimizi bitirmeyebilirlerdi, korkuyorduk. Peki ya kimliğimizi evde unutup sokağa çıkarsak ve hasbelkader bir kimlik kontrolünde gösteremezsek, nasıl ispat edecektik bu vatanı canımız pahasına sevdiğimizi? Ve unutkanlıktan başka bir kusurumuzun olmadığını nasıl anlatacaktık, korkuyorduk.

Aklım başımda karşılaştığım ilk darbe 28 Şubat oluyordu. Televizyonlarda Brezilya dizileri seyreder gibi şeyhlerin aşk hayatları üzerinden ülkemizi nasıl yıkıp, bölüp, parçalayacakları nameleriyle korkutuluyorduk. (Bu arada biz korkudan donmuşken birileri de bankaları boşaltıyordu.)

Jandarma okulunda okuyan kardeşim, babamın imam olduğu öğrenilirse okuldan atılmak ve tazminat ödemek korkusu yaşıyor, bir gün okul komutanına -komutanım benim babam bu işi yapıyor, ben sizden hiçbir şeyi gizlemedim, ben ne olacağım- diye sormak zorunda kalıyordu. Allah’tan komutanı aklı başında bir adammış ki, tamam evladım korkma, diyordu. Rahmetli annem ise kardeşimin kaydı için gerekli olan belgelerde kendisinin de bir fotoğrafına ihtiyaç duyulduğu için başı açık fotoğraf çektirmek zorunda kalıyor (zaten tavşan kulağı modeli bağlardı başını öyle onların korktuğu türbanlı cinsinden de değildi ama), başını açmanın verdiği üzüntüyle en kötü resmi albümümüze giriyordu. ‘Çok zoruma gitti, öyle üzüldüm ki!’, demişti bana daha sonra.

Birgün CHP iktidara gelirse…

Biz kızlar, ikimiz de açıktık. Başlarımız açıktı yani. Bugün de en sevdiğimiz giysilerimiz blucinlerimizdir. Ben daha çok eşofmancıyım mesela, mümkün olabilse işe de eşofmanla gidebilsem keşke. Giyimimize, kuşamımıza dikkat ederiz; severiz giyinmeyi. Ama kendimizce ölçülerimiz vardır. Dekolte ve vücuda yapışan şeyleri giymeyiz. Tercih meselesi. Babamızı mahcup edecek ya da yaşımız ve konumumuza uygun olmayan şeyleri giymeyiz. Neyse mesele bizim gardırop değil de, bu bilgi ileride lazım olacak.

1000 yıl sürmesi beklenen, ama Allah’tan 10 yıl içerisinde atlattığımız, atlatmaya çalıştığımız; referandum sonucu itibarıyla iyice üstüne basıp çiğnediğimiz bu süreç, bizi korku dehlizlerinde bir o deliğe, bir bu deliğe hapsediyordu. Bir yandan faili meçhul cinayetleriyle kendi taraftarlarını öldürtüyor ve bizim, yani inançlı mütedeyyin kitlenin üzerine suçu atarak, hem bizi hem de kendi yandaşlarını karanlık korkulara sürüklüyordu bu güruh. Onlar bu sefer acaba bizden kim ölecek diye korkarken, biz de hiç suçumuz günahımız olmadığı halde, yine okkanın altına tüm inancımız, değerlerimiz, özgürlüğümüz gidecek diye korkuyorduk.

Sözde laik ve ceberut devlet, halkı öyle korkutmuş ve sindirmişti ki, kimse şunun sana selamı var dendiğinde -aleykümselam- diyemiyor -şu işinizi Allah hayırlı etsin- dendiğinde -amin- diyemiyordu. Bu kelimelerin yerini sağ ol almıştı. Kimi dinle bir alakasının olmadığını gösterme kompleksiyle, kimisi de başıma bir şey gelir korkusuyla.

Gencecik bir milletvekili hanımı sabaha karşı iki kız çocuğunun gözleri önünde götüren sayın cumhuriyet başsavcısının Allah muhafaza bizlere neler yapabileceğini tahmin bile edemiyorduk. Ki yukarıdaki giysi tanımlamasını uzun tutmamın ardında ojeli tırnakları ve makyajlı yüzüyle kimse benden korkmuyordu, ama ben korkuyordum. Ben takiyye mi yapıyordum hayır, beni tanıyan herkesin rahatlıkla söyleyebileceği şekilde pervasız ve patavatsızca hiçbir zaman görüşlerini gizlemeyen biri olmuşumdur. İşte bu yüzden korkuyordum. Ben demokrasiye, insanların kendilerini istedikleri gibi ifade etme özgürlüğüne, istedikleri gibi ibadet etme özgürlüğüne sahip olmasını istiyordum. Kürt arkadaşıma –Allah’ın Kürt’ü, o iş öyle mi yapılır- diye takılırken, onun da bana -Lazların kafası 12′den sonra çalışmazmış doğru galiba- diye takılmasını istiyordum.

Neyse, dedik ya biz Atatürk değil, korku cumhuriyetinin çocuklarıydık. Hâlbuki Atatürk devrimlerini, tebayı-kulu birey yapmak için yapmamış mıydı? Kendimize güvenelim, kadınlar kendilerine öyle güvensinler ki diye herkesten önce kadınlara seçme hakkını vermemiş miydi? Peki, bu ecinni ve öcüler ağlarını hangi ara örmüşlerdi üzerimize?

Kaba bir hesapla ülkenin % 58′i Tayyip Erdoğan’dan, AK Parti’den korkmuyor, % 42’si ise hâlâ korkuyor. İnsanlar yüksekten korkuyorlar, açık alanda bulunmaktan korkuyorlar, örümcekten, kediden, ottan, böcekten… her şeyden korkabiliyorlar, bu tıbbî bir durum, vaka. Demek ki bu yüzde 42′de de AK Parti fobisi var; iyi, güzel amenna. Bu fobi giderilebilir mi, bilmiyorum. Fobiyi giderme isteği ve görevi AK Parti’nin işi, beni hiç ilgilendirmiyor. Çünkü ben hiçbir şekilde etkili, yetkili ve sorumlu bir makamda değilim.

Ben % 58′e dâhil olan bir yüzde, binde, her ne isem o olarak, geriye kalan % 42′nin anlayışından korkuyorum. Korkamam mı? Fobi işte nedeni, niçini yok!

Mesela bir gün CHP iktidara gelirse, bir zamanlar yaptığı gibi camileri ahırlara, kışlalara, depolara dönüştürür mü diye korkuyorum.

Çok bunaldığım, daraldığım, Allah’tan başkasının kelamının beni rahatlatmadığı gecelerde okuyacak bir Kur’an-ı Kerim bulabilir miyim, yoksa gecenin bir yarısı etrafı kolaçan ederek bahçedeki ağacın altına gömdüğüm kitabımı binbir güçlükle çıkarıp, alelacele okuyup, tekrar gömmek zorunda kalır mıyım diye çok korkuyorum.

Peki, ya modernlik ve çağdaşlık adına mini etek giymeye zorlanır mıyım (laf aramızda bacaklarım çok da muntazam değil) diye, çok korkuyorum.

Balolara katılmak zorunda bırakılıp, doğru düzgün tanımadığım bir iş arkadaşımın hafif alkollü bir şekilde yanıma yaklaşıp -benimle dans eder misiniz bayan-hanımefendi- teklifine muhatap olmaktan, çok korkuyorum. Çünkü elin herifinin bana dokunmasını tahayyül etmek bile beni delirtiyor. Peki, ben şimdi geri kafalı mı oluyorum? (Hani Onur Öymen Başbakan’ın çağdaş olup olmadığı noktasında böyle garabet bir örnek vermişti hatırlıyor musunuz? “Mesela Başbakan ben değiştim diyor ama balo düzenleyip bir kadını dansa kaldırabilir mi?” gibi modernlik ölçen muhteşem bir soruydu bu!)

Ya yeğenlerim, ‘Teyze ben nereden geldim, nereye gidiyorum, ölüm nedir, ölünce ne olacağım, öbür dünya diye bir şey var mı, varsa orada muhtemelen ne var ola ki?’ diye sorduklarında, -bak güzelim seni yarın Kur’an kursuna yazdırayım orada bu konunun uzmanları senin bu sorularını daha iyi cevaplandırırlar- diyemeyeceğim diye, çok korkuyorum. (Ben bu soruları alimallah havada karada cevaplarım da, e cevaplayamayanlar da olacaktır.)

Ya modernleşme, çağdaşlık, uygarlık adına turnusol kâğıdı olarak kullandıkları alkol, her yerde satılır ve içilir olursa, çocukların ellerinde biralarla sınıfa girmelerinden, gece dersinden evime dönerken sarhoş birileri tarafından taciz edilmekten, kısmet olur da evlenirsem çeşitli sosyal ortamlarda içkiye başlamak zorunda kalan eşim sarhoş olup da beni döver mi acaba diye, çok korkuyorum.

Ya bizim mahalle, semt, şehir her neyse bir sebepten dolayı vergisini veremez ise CHP’nin Dersim’de yaptığı gibi bir sabah jet uçaklarının yaşadığımız bölgeyi bombalamasından çok korkuyorum. (Yani verirdik bir şekilde daha sonra, gerek var mıydı bu kadar şiddete?) Yine Dersim’de olduğu gibi 1 ila 13 yaşındaki çocuklar dere kenarlarında Kerbela’da olduğu gibi boğazlanırlar mı diye, çok korkuyorum.

kıymeti kendinden menkul sosyolojik saptamalar!

İnsanların af edersiniz eşeklerini vergi olarak verip kaybetmemek için yatağa yatırıp -babam hasta, içeride yatan o- deyip arkasından da yine af edersiniz eşeğin anırmasına binaen yaşanan trajikomik durumun benim başıma da gelmesinden çok korkuyorum. (Sahip olduğum biricik kediciğimi vergi olarak vermek zorunda kalır mıyım diye.)

İşsizliği ve ekonomiyi düzeltmenin yolunun devletin Et Balık Kurumu açması olduğuna inanan bir zihniyetin, devletin ekonomisini berbat etmesinden çok korkuyorum.

Korku devletinin tornasında yetişip karşıma gelen 2. sınıf tarih öğrencisine Hrant Dink bir vatanseverdi, Hrant’lar öldürülmemeli, onlar bu toprakların bakiyeleri idiler çocuklar dediğimde, çocukların -acaba bu hoca da hangi meşrepten, ne ki- der gibi yüzüme bakmalarından çok korkuyorum. Bir şey olacağı için değil, bu nesilleri nasıl bu hale getirdik diye, dehşete düşüyorum.

Bizans İmparatorluğu’nun mezhep taassubu yüzünden doğu Hıristiyanlarına yaptığı katliamları, Bizans tarihi dersinde anlatırken, Mardin’deki Midyat’taki her bir Süryani’yi kucaklamak; üzülmeyin, korkmayın artık biz varız, istediğiniz gibi ibadet edin, kiliselerinizi yapın, diyememekten korkuyorum.

“Türk-Kürt kardeştir cümlesinin geçtiği yerde kardeşlik yok demektir, bu sözün açılımı budur hocam, neden Türkler bize hak veriyor, biz niye veren değil de, siz isterseniz alan pozisyonundayız? Benim annemin iki dayısı Çanakkale’de şehit düşmüş” diyen öğrencime, benim de babamın iki dayısı Çanakkale’de şehit düşmüş demekten öte bir çözüm önerememekten, çok korkuyorum.

Bizim korktuğumuzu fark eden grubun şunları gerçekten bir korkutalım da akılları başlarına gelsin diye düşünüp, bir gece orduyu gaza getirip, ertesi günü Hasan Mutlucan’ın “yine de şahlanıyor aman kolbaşının yandım da kır atı” türküsünü söyleyen davudi sesini duyarak uyanmaktan, çok korkuyorum.

Ergenekon adı verilen terör örgütünün bu anlayış sayesinde serbest kalıp bizim gibi düşünen, yazan, çizenlere neler yapabileceklerini düşünmek bile istemiyorum. Çok korkuyorum.

AK Parti ve bilinen bir cemaati çeşitli komplolarla yok etmeye çalışan bir cumhuriyet başsavcısının HSYK’nın isteğiyle önemli bir göreve, ya da benim yaşadığım şehre atanma ihtimalinden ise ödüm kopuyor.

28 Şubat sürecinin belki de en başarılı sonucu olan -imam hatipleri- kapatma operasyonu nedeniyle, imam yetişmemesinden ileride belki 30-40 yıl sonra cenazemizi inandığımız dinin usullerine göre kaldırıp, arkamızdan bir Fatiha okuyamayacak nesillerin yetişmesinden, çok korkuyorum.

Yani demem o ki, bu yüzde 42, ya da korkan kesim, her neden ise korkularından bir türlü vazgeçmemektedir. Aradan sekiz yıl geçmesine ve korkulacak hiçbir şeyin olmadığını görmesine ve bilmesine rağmen, neden bu korku paranoyasında ısrar etmektedir? Bu grup korkularının giderilmesini beklerken, bizim korkularımız neden görmezden gelinmekte ve ciddiye alınmamaktadır? Birileri de benim bu korkularımı gidersin canım. O zaman hiç şüpheniz olmasın ilk seçimde oyum CHP’ye olacaktır. MHP’ye atmam, çünkü -CHP-MHP kardeştir, ayrım yapan oyunbozandır- ayrıca oyum boşa gitmesin.

Velhasıl bu korku edebiyatının, filminin ülkemizde çok uzun sürdüğüne inanıyor, kendi korkularımızda boğulmak yerine, korkularımızla yüzleşmeyi teklif ediyorum. Özellikle Türkiye’nin batısında beliren bu korku, trajik bir durumu da ortaya koyuyor. Malum medyanın kıymeti kendinden menkul sosyolojik saptamalarını hiç ciddiye almıyor (Eğitimi düşük olanlar evet demiş, yüksek olanlar hayır. Yok ya, çok merak ettim bu yüksek eğitimli şahsiyetleri, kim ki bunlar?) ülkenin batısında yaşayıp, batıya hem yaşam tarzı hem de fizikî olarak yakın olan bölgelerimizin maalesef zihniyet açısından 3. dünya ülkelerinin demokrasi anlayışından bir adım daha önde olamadığını görürken, beğenmediğiniz Diyarbakır, Erzurum, Çorum vesair Anadolu kentlerinin tam da Venedik’e yakın (kriterleri) şehirler gibi davrandığını gördüğüm için de hiçbir şeyden korkmuyorum!…

Yard. Doç. Dr. Şükran Yaşar – Celal Bayar Üni. Tarih Bölümü – Zaman



Yorum Yazın